İşte bak: *
يَا اَرْضُ ابْلَعِي مَاءَكِ وَيَا سَمَاءُ اَقْلِعِي
فَقَالَ لَهَا وَلِْلَارْضِ اءْتِيَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا قَالَتَا اَتَيْنَا طَاءِعِينَ
Yani (birinci âyette) “Ey arz! Suyunu yut! Ey sema, yağmurunu kes! ilh…” (İkinci âyette:) “Cenab-ı Kadir-i Kayyum, semavat ve zemine; ister istemez emrime râm olunuz” dedi. Onlar da “Semi’na ve ata’na emrinize hazırız” dediler olan emr-i İlahîsi nerede?!. ve beşerin cemadata karşı mecnunların hezeyanvarî bir surette
اُسْكُنِي يَا اَرْضُ وَانْشَقِّي يَا سَمَاءُ وَ قُومِي اَيَّتُهَا الْقِيَامَةُ
olan fuzuliyane hitabı nerede?
Hem büyük bir ordu emrine münkad bir kumandanın ‘Arş’ emriyle o orduyu Allah’ın düşmanlarına hücum ettirmesi nerede? Ve şu emir, ne kendisine ve ne de emrine hiç ehemmiyet verilmeyen hakir bir neferden sudûr etmesi nerede?!.
Evet, bak
اِذَا اَرَادَ شَيْ ًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
nun irade-i ezeliye-i nafizesi nerede?. Beşer kelâmı nerede?!.
Hem hakikî bir malikin ve hükmü nafiz, emri müessir bir âmirin tasviri ve iş başında bir saniin ve ihsanını dağıtmakta olan bir muhsinin beyanı ki, san’atını yaparken ve ihsanını dağıtırken yaptığı fiillerini tasvir edip göstermek istediğinde: “İşte bunu, şunun için yaptım ve bunları şunlar için yapacağım” demesi nerede?!.
Evet, şu hakikatın tavsif ve beyanı için gelecek âyâta bak:
Yükleniyor...