اِنَّ
Kur’an-ı Hakîmin hülasalı olarak ifade eylediği ve sülûk edilmiş, onda gidilmiş bir beyan tarikiyle icmal ve îcaz eylediği bazı cümlelerin silsilelerine bir medar ve bir alamettir. İşte o silsileli cümleler de şöyle olabilirler: “Beşerin varlığında ve yaratılmasında bir çok maslahatlar ve hayırların yanında, birde az şerr olan bazı maasî ve günahlar, elbette ki kapanır, örtülür ve gâib olur. Yani ki nisbeten ve keyfiyeten az olan şerlerin yüzünden, bütün o hayır ve maslahatları terk edip bırakmak, hikmete münafî ve zıddır. Hem beşerde, onu hilafete ehil ve layık kılan pek mühim bir sır vardır ki, melaikler ondan gafil bulunmuşlardır. Lâkin beşerin halıkı şübhesiz ki o sırrı bilmektedir. Hem yine beşerde, onu Melaikeye tefevvuk ettiren, üstün getiren büyük bir hikmet dahi vardır, ki melaikler ondan habersiz imişler. Amma beşeri yaratan Halık onu biliyordur. Bütün bu mânâ ve nüktelerle berber, bazen olur ki
اِنَّ
nin ma’nası zımnî, içte saklı bir hükme de teveccüh edebiliyor.. İşte o zımnî ma’na ise, cümleye girmiş kaydların birisinden istifade etmiş hüküm olabilir. Yani burada,
اِنَّ
deki “tahkikan siz onu bilmiyorsunuz!” hükmü gibi...
Amma
اَعْلَمُ مَالَا تَعْلَمُونَ
ise; lazımı zikretmekle, melzumu da irade etmek kabilindendir. Yani ki: “Sizin bilmediğiniz şeyler de vardır. Zira ilm-i İlahî her şey için lazımdır. O halde ilmin nefyi, olmayışı; malumun da olmadığına delildir. Nasıl ki Cenab-ı Hak Teala başka bir ayette
بِمَ ؟لا يَعْلَمُ
{ Ayet cümlesinin tamamı şöyledir:
قُلْ اÏتُنَبِّ ُونَ اللَّهَ بِمَ؟لا يَعْلَمُ فِيالسَّمٰوٰتِ وَ ْلاÏرْضِ
(Yunus/18) Meali: “Yer ve göklerdeki şuûnatı Allah bilmiyor da, siz mi ona haber verip bildiriyorsunuz?...” –Mütercim–}
diye ferman buyurmuştur. Yani, ilm-i İlahinin taalluk etmediği hiçbir şeyin varlığı; ma’lûmun vücuduna delildir.
Yükleniyor...