Ben de derim: Bütün dostlarım biliyorlar ki; ben şahsıma karşı hürmet ve teveccüh-ü ammeyi istemiyorum, reddediyorum. Benim hakkımda, başkalarının hüsn-ü zannını kabul etmediğim halde, hangi kanun beni mesul eder ki; ihtiyarım ve rızam hâricinde başkasının hüsn-ü zannıyla bana ihanet ediliyor?
Farz-ı muhal olarak bu teveccüh-ü amme hakikat da olsa; vatana, millete faydası var, zararı olmaz. Hem eğer bir parçasını ben de kabul etsem; Bu ihtiyarlık, hastalık, yoksulluk ve soğuk bir oda içerisinde, dehşetli bir haps-i münferidde, zarurî hizmetlerimi görmek için bir iki insanın dostluğunu kabul etmekliğimde hangi fenalık var? Hangi kanun bunu men’eder? bir iki işçi çocuktan başka kimseyi benimle temas ettirmemek hangi kanunladır?..
O işçi çocuklar her vakit bulunmadığı için, kendim işimi göremiyorum. Bu dehşetli vaziyeti elbette bu memlekette inzibat ve hükümet ve idare adamları nazar-ı ehemmiyete almak borçlarıdır, cidden alâkadar eder, diye size beyan ediyorum. ınsaf ve vicdanınıza havale ediyorum.
Emirdağ’ında bir tecrid-i mutlakta
Said-i Nursi
{Elyazma Emirdağ-1, s: 185.}
11- Cumhuriyetin ilk dönem milletvekillerinden ve Bediüzzaman’ın şahsiyet ve kemalâtını, ilim ve faziletini çok yakından, bilen Erzurum Meb’usu Mehmet Salih Yeşiloğlu’nun, zamanın Dahiliye Vekili Hilmi Uran’a yazdığı hususi ve ayn-i hakikat mektubundan bir iki bölüm:
“...Sayın Beyim, Cumhuriyet serbestiyetinden, teşkilât-ı esasiye kunununun hürriyetinden mahrum kalan bu zavallı ihtiyar adam her suretle himayeye lâyık, bakılmağa muhtaç, akraba ve taallukatı olmayıp, sırf bir İslam hükûmetinin himayesine muhtaç bir İslâm mütefekkiridir.
şâir-i meşhur Akif Bey merhumun rivayetine nazaran: Mısır’ın en ma’ruf ulemasından olan ve Garbın müteaddit lisan ve felsefesine âşina bulunan Üstâd-i azam Abdülaziz Çaviş’in, yirmi küsur sene evvelisi, “El
Yükleniyor...