حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَد۪يمِ

'İN BİR NÜKTESİ

Biri dedi: "Kur'ân'da, kamer hilâl oldukça

كَالْعُرْجُونِ الْقَد۪يمِ

ile, Tenzil teşbih eylemiş, zahir zevke hoş gelmez, letâfeti görünmez."

Dedim: "Yahu süreyya, o unkud-u semavî, bir menzil-i kamerdir;

قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ

hilâl ona kondukça, o misafir-i aziz, Küçük, beyaz eğilmiş bir dal ile bağlanmış, lü'lü' misal bir salkım; süreyya suretini, hilal ile gösterir; nazeninâne bir iz.

Güya azîm bir ağaç, semavat arkasında, durmuş da, her nasılsa sema yüzünü yırtmış onun sivri bir dalı, manzarası pek leziz.

Başı ondan çıkarmış, zeminlilere güler, der: "Ey insan çocukları! Bana da bir bakınız, ben mi letafetliyim.. ya hurma ağacınız?..

Unkudlu ağsanınız?" Saff-ı evvel muhatab, ebna-i nahl u sahra, bir zemine bir semaya bakar, orada ezhar ve esmar, burada hilâl ve yıldız.

* * *