وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَن۪ى اٰدَمَ

Biri dedi: "Nedendir, haml-i emânet olan, mertebe-i azîme. Yalnız insanoğlu onunla tekrim edilmiş, onunla halife olmuş?"

Derim: "Zira o evsat,

خَيْرُ اْلاُمُورِ الْاَوْسَطُ

Kâinatın vücûdu, bir şekl-i mahrutidir, sivri ucunda cüz'-ü lâyetecezza durmuş.

Cesim kaidesinden, Şems-üş Şümusa kadar, nuranî bir kutru var, tam kutrun ortasında, insan ayakta durmuş, emaneti beklermiş.

İnsandan ta zerreye, hem ondan tâ o şemse olan iki mesafe, birbirine müsâvî. Kılâde-i hilkatte, bir cevher-i feridmiş.

Zira o cevher-i yegâne, Muhammed-ül Hâşimî (A.M.) olan dürr-ü yetime, bir sadef-i latiftir; insan enmuzec-i câmi'dir, gayb ve şehâdet tutmuş.

Bütün avâlimlere, birer penceresi var; onunla onlara bakar. Ma'lum bâtın ve zâhir, on hassasından başka, çok hasseleri varmış.

Şamme zaika gibi; sâika da bir hisdir, şaika diğer bir his. İkisi de pek hassas, akıl ve nazar girmemiş, çok yerlerde gezermiş.

Hiss-i kabl-el vuku' ile, rüya-yı sadık ile, hem de keşf-i sahihle, derkolunan çok şeyler, miftahları bu hisler, ellerinde tutarmış.

* * *


Kışrı Lübb Zannetmek, Lübbü Zayi' Etmektir.

Beş şey beş şey'e perde: Şehâdet ise gaybe, tabiat meşiete.. Kör kuvvet de kudrete. Lafız medlûl-u zihniye. Medlül dahi mânâya.

Perdeye hasr-ı nazar, daim olur pür-hatar, vesvese ondan çıkar. Mesela ki medlûlün, zihindir ona her makarr, eğlencedir zekâya.

Mâna haricî olur, o medlûl-i zihniyle, kasden ismî hem bizzat; eğer meşgul olursa, televvünlü bir suret, ya bir lafz-ı hayalî; bînema u bîmâye.

Himmeti meşgul eder, o daracık seyyale, incecik hem cevvale. O medlûlun veledi, suret-i bî meâle, ne deva ne şifaya.