S- Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye neden hizmet edemedi?

C- En büyük hizmeti, adem-i hizmetidir. En büyük hareketi, hareketsizliğidir. Çünki buradaki hâkim olan kuvvet, ecnebîye lehinde olmayan herbir hareketi boğuyor. Hareket edenleri gördük, mukaddes câmilerde gâvurlara dua ettirildi ve mücahidlerin cevaz-ı katline fetva verdirildi. İşte Dâr-ül Hikmet, bu fırtına içinde âlet ettirilmedi. En büyük mani' olan ecnebî kuvvet, bütün kuvvetiyle ahlâksızlığı himaye ve teşci' ediyordu.

İkinci derecede sebeb: Dâr-ül Hikmet eczaları kabil-i imtizac, belki de ihtilat değil. Şahsî meziyetleri vardır, cemaat ruhu tevellüd etmedi. "Ene"leri kavîdir, delinmedi ki bir "nahnü" olsun. "Ben", "biz" olmadı. Mesaîlerinde teşârük düsturuyla işe girişildi, te'avün düsturu ihmal edildi.

Teşârük, maddiyatta eseri azîmleştirir, fevkalâde yapar. Maneviyat ve efkârda âdileştirir, belki çirkinleştirir.

Teâvün düsturu bunun tamamen aksidir; maddiyatta cemaate nisbeten pek küçük, fakat yalnız bir şahsa nisbeten büyük eserlere vasıta olur. Maneviyatta ise, eseri hârikulâde derecesine is'ad eder.

Hem de tenkidleri çok keskinleşmiştir, karşısına çıkan fikir parçalanır, söner.

"Ehakkı aramakla bâzan hakkı da kaybeder. Hakta ittifak, ehakta ihtilaf olduğundan; bence çok defa hak, ehaktan ehaktır. Ehakkın müddet-i taharrîsi zamanında, bâtılın vücûduna bir nevi müsamaha var. Yani bâzan hasen, ahsenden ahsendir."

* * *


S- Biri dese: "Bu hadîsi kabul etmem." Nasıldır?

C- Bâzan, adem-i kabul, kabul-ü ademle iltibas olunur. Çok hatiâta müncer olur. Halbuki adem-i kabul; adem-i delil-i sübut, onun delilidir. Kabul-ü adem, delil-i adem ister. Biri şekk, biri inkârdır. Meselâ, bir hadîsin kabulü, adem-i kabulü, kabul-ü ademi vardır.

Birincisi:

Bürhanî bir cazibe ister.

İkincisi:

Kaziye-i tasdikî değil, belki cehildir.