يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَۙ ﴿٧١﴾

بِاَكْوَابٍ وَاَبَار۪يقَ وَكَأْسٍ مِنْ مَع۪ينٍۙ ﴿٨١﴾

لَا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنْزِفُونَۙ ﴿٩١﴾

وَفَاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَۙ ﴿٠٢﴾

وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَۜ ﴿١٢﴾

(17-21) Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.

وَحُورٌ ع۪ينٌۙ ﴿٢٢﴾

كَاَمْثَالِ اللُّؤْلُؤِ۬ الْمَكْنُونِۚ ﴿٣٢﴾

(22-23) Onlar için saklı inciler gibi, iri gözlü huriler de vardır.

جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿٤٢﴾

24 - (Bütün bunlar) işledikleri amellere karşılık bir mükâfat olarak (verilir.)

لَا يَسْمَعُونَ ف۪يهَا لَغْواً وَلَا تَأْث۪يماًۙ ﴿٥٢﴾

25 - Orada ne boş bir söz, ne de günaha sokan bir şey işitirler.

اِلَّا ق۪يلاً سَلَاماً سَلَاماً ﴿٦٢﴾

26 - Sadece “selâm!”, “selâm!” sözünü işitirler.

وَاَصْحَابُ الْيَم۪ينِ مَٓا اَصْحَابُ الْيَم۪ينِۜ ﴿٧٢﴾

27 - Ahiret mutluluğuna erenler, ne mutlu kimselerdir!

ف۪ي سِدْرٍ مَخْضُودٍۙ ﴿٨٢﴾

وَطَلْحٍ مَنْضُودٍۙ ﴿٩٢﴾

وَظِلٍّ مَمْدُودٍۙ ﴿٠٣﴾

وَمَٓاءٍ مَسْكُوبٍۙ ﴿١٣﴾

وَفَاكِهَةٍ كَث۪يرَةٍۙ ﴿٢٣﴾

لَا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍۙ ﴿٣٣﴾

وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍۜ ﴿٤٣﴾

(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.

اِنَّٓا اَنْشَأْنَاهُنَّ اِنْشَٓاءًۙ ﴿٥٣﴾

35 - Biz onları (hurileri) yepyeni bir yaratılışta yarattık.

فَجَعَلْنَاهُنَّ اَبْكَاراًۙ ﴿٦٣﴾

عُـرُباً اَتْـرَاباًۙ ﴿٧٣﴾

لِاَصْحَـابِ الْيَم۪ينِۜ ۟ ﴿٨٣﴾

(36-38) Onları ahiret mutluluğuna erenler için, hep bir yaşta eşlerini çok seven gösterişli bakireler yaptık.

ثُلَّةٌ مِنَ الْاَوَّل۪ينَۙ ﴿٩٣﴾

وَثُلَّةٌ مِنَ الْاٰخِر۪ينَۜ ﴿٠٤﴾

(39-40) Bunların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.

وَاَصْحَابُ الشِّمَالِۙ مَٓا اَصْحَابُ الشِّمَالِۜ ﴿١٤﴾

41 - Kötülüğe batanlar ise ne mutsuz kimselerdir!

ف۪ي سَمُومٍ وَحَم۪يمٍۙ ﴿٢٤﴾

وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍۙ ﴿٣٤﴾

لَا بَارِدٍ وَلَا كَر۪يمٍ ﴿٤٤﴾

(42-44) Onlar, iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler. Ne serin ve ne de yararlı olan zifirî bir gölge içinde!.

اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُتْرَف۪ينَۚ ﴿٥٤﴾

45 - Çünkü onlar, bundan önce (dünyada varlık içinde) sefahata dalmış ve azgın kimselerdi.

وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظ۪يمِۚ ﴿٦٤﴾

46 - Büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı.

وَكَانُوا يَقُولُونَ اَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَاباً وَعِظَاماً ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَۙ ﴿٧٤﴾

47 - Diyorlardı ki: “Biz öldükten, toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı, biz mi bir daha diriltilecekmişiz?”

اَوَاٰبَٓاؤُ۬نَا الْاَوَّلُونَ ﴿٨٤﴾

48 - “Evvelki atalarımız da mı?”

قُلْ اِنَّ الْاَوَّل۪ينَ وَالْاٰخِر۪ينَۙ ﴿٩٤﴾

لَمَجْمُوعُونَ اِلٰى م۪يقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ ﴿٠٥﴾

(49-50) De ki: “Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler, mutlaka belli bir günün belli bir vaktinde toplanacaklardır.”