بَلِ اللّٰهَ فَاعْبُدْ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ﴿٦٦﴾

66. Hayır; yalnız Allah’a ibadet et ve şükredenlerden ol.

{“Yirmi Dokuzuncu hassasında denilmiştir ki; kâinatın neticesi hayat olduğu gibi; hayatın neticesi olan şükür ve ibadet dahi, kâinatın sebeb-i hilkati ve ille-i gaiyesi ve maksud neticesidir. Evet bu kâinatın Sâni’-i Hayy-u Kayyûm’u bu kadar hadsiz enva’-ı nimetiyle kendini zîhayatlara bildirip sevdirdiğine mukabil, elbette zîhayatlardan o nimetlere karşı teşekkür ve sevdirmesine mukabil sevmelerini ve kıymetdar san’atlarına mukabil medh ü sena etmelerini ve evâmir-i Rabbanîsine karşı itaat ve ubûdiyetle mukabele edilmelerini ister.”

“İşte bu sırr-ı Rubûbiyete göre teşekkür ve ubûdiyet, bütün enva’-ı hayatın ve dolayısıyla bütün kâinatın en ehemmiyetli gayesi olduğundandır ki, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, pek çok hararetle ve şiddetle ve halâvetle şükür ve ibadete sevkediyor. Ve ibadet Cenâb-ı Hakk’a mahsus ve şükür ona lâyık ve hamd ona hastır diye çok tekrar ile beyan ediyor.” (L., Otuzuncu Lem’a, Beşinci Nükte, Üçüncü Remiz, s.332. Ayrıca bk. M., Yirmi Sekizinci Mektub, Beşinci Mes’ele, s.364)}


وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ۗ وَالْاَرْضُ جَم۪يعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪ۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ﴿٧٦﴾

67. (Onlar) Allah’ı hakkı ile takdir edemediler. Yer, kıyamet gününde O’nun tasarrufundadır. Gökler ise, sağ eli ile dürülmüştür. O, (onların) şirk koştukları şeylerden münezzehtir ve yücedir.

{“Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm minberde hutbe okurken:

وَمَاقَدَرُوا اللهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَا ْلأرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ اَلْقِيَمَتِ وَالسَّموَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ

âyetini okudu ve dedi:

اِنِّ الْجَبَّارَ يُعَظِّمُ نَفْسَهُ وَيَقُولُ اَنَا الْجَبَّارُ اَنَا الْجَبَّارُ اَنَا الْكَبِيرُ اَلْمُتَعالُ

dediği vakit, minber öyle sarsıldı ve öyle lerzeye geldi ve titredi, korktuk ki; Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı düşürecek bir derecede sallandı.” (M., On Dokuzuncu Mektub, On Birinci İşaret, s.134. Ayrıca bk. S., On İkinci Söz, On Üçüncü Söz, Birinci Makam, On Dördüncü Söz, Yirmi Beşinci Söz, s.135, 140, 167 ve 397)}


وَنُفِخَ فِى الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِى الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُۚ ثُمَّ نُفِخَ ف۪يهِ اُخْرٰى فَاِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ﴿٨٦﴾

68. Sûr’a üfürüldü; göklerde ve yerde kim varsa öldü, ancak Allah’ın diledikleri hariç. Sonra ona bir defa daha üfürüldü; birden onlar ayakta (etraflarına) bakıyorlar.

{“Evet, şu âlemin Mutasarrıf-ı Zîşanı, her asırda, her senede, her günde bu dar, muvakkat rûy-i zeminde haşr-i ekberin ve meydan-ı kıyametin pek çok emsalini ve nümunelerini ve işaratını icad ediyor. Ezcümle:”

“Haşr-i baharîde görüyoruz ki: Beş-altı gün zarfında küçük ve büyük hayvanat ve nebatattan üçyüz binden ziyade enva’ı haşredip neşrediyor. Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihya edip iade ediyor. Başkalarını ayniyet derecesinde bir misliyet suretinde icad ediyor. Halbuki maddeten farkları pek az olan tohumcuklar o kadar karışmışken, kemal-i imtiyaz ve teşhis ile o kadar sür’at ve vüs’at ve sühulet içinde kemal-i intizam ve mizan ile altı gün veya altı hafta zarfında ihya ediliyor. Hiç kabil midir ki: Bu işleri yapan Zâta bir şey ağır gelebilsin, semavat ve arzı altı günde halkedemesin, insanı bir sayha ile haşredemesin! Hâşâ!…” (S., Onuncu Söz, Dokuzuncu Hakikat, s.80)

“Ekseriyetle Fâtır-ı Hakîmin âdetidir; ehemmiyetli ve kıymetdar şeyleri aynıyla iade ediyor.. Yâni, ekser eşyanın misliyle tazelenmesi, mevsimlerin tebeddülünde, asırların değişmesinde o kıymetdar ehemmiyetli şeyleri aynıyla iade ediyor. Yevmî ve senevî ve asrî haşirlerin umumunda, şu kaide-i âdetullah ekseriyetle muttarid görünüyor. İşte bu sabit kaideye binaen deriz: Madem fünunun ittifakıyla ve ulûmun şehadetiyle, hilkat şeceresinin en mükemmel meyvesi insandır. Ve mahlukat içinde en ehemmiyetli insandır. Ve mevcudat içinde en kıymetdar insandır. Ve insanın bir ferdi, sair hayvanatın bir nev’i hükmündedir. Elbette kat’î bir hads ile hükmedilir ki, haşir ve neşr-i ekberde beşerin herbir ferdi aynıyla, cismiyle, ismiyle, resmiyle iade edilecektir.” (L., On Yedinci Lem’a, Dördüncü Nota, s.115; MN., Zühre, Dördüncü Nota, s.151)}


وَاَشْرَقَتِ الْاَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا وَوُضِعَ الْكِتَابُ وَج۪ٓىءَ بِالنَّبِيّ۪نَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَقُضِىَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَايُظْلَمُونَ﴿٩٦﴾

69. Yer Rabbinin nûru ile parladı, kitap (amel defteri) konuldu; peygamberler ve şâhitler getirildi. Aralarında hak ile hükmedildi. Onlara asla zulmedilmez.

وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ وَهُوَ اَعْلَمُ بِمَا يَفْعَلُونَ۟﴿٠٧﴾

70. Her nefse (herkese) yaptığı tam verildi. O, onların yaptıklarını pekiyi bilendir.

وَس۪يقَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِلٰى جَهَنَّمَ زُمَرًاۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫هَا فُتِحَتْ اَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَٓا اَلَمْ يَاْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَتْلُونَ عَلَيْكُمْ اٰيَاتِ رَبِّكُمْ وَيُنْذِرُونَكُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَاۜ قَالُوا بَلٰى وَلٰكِنْ حَقَّتْ كَلِمَةُ الْعَذَابِ عَلَى الْكَافِر۪ينَ﴿١٧﴾

71. Kâfirler cehenneme bölük bölük sürüldü. Nihayet ona geldikleri zaman kapıları açıldı. Onun bekçileri onlara: “Size içinizden Rabbinizin âyetlerini okuyacak ve sizi bugününüze kavuşmaktan uyaracak elçiler gelmedi mi?” dediler. Onlar da: “Evet (geldi), ancak azap sözü kâfirlere hak oldu.” dediler.

ق۪يلَ ادْخُلُٓوا اَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ فَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّر۪ينَ﴿٢٧﴾

72. “(Onlara) içinde ebedi kalıcılar olarak, girin cehennem kapılarından; kibirlilerin yeri ne kötüdür!” denildi.

وَس۪يقَ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ اِلَى الْجَنَّةِ زُمَراًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫هَا وَفُتِحَتْ اَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِد۪ينَ﴿٣٧﴾

73. Rablerinden korkanlar da Cennet’e bölük bölük edildiler. Nihâyet oraya geldikleri zaman ki, zaten kapıları da açılmış, bekçileri onlara: “Selam size! (Günah kirinden) temizlendiniz. Ebedi kalıcılar olarak girin oraya!” dediler.

{“Evet, Cenâb-ı Hak, gayr-i mütenaî hikmetler için bu âlemi, imtihana sahne yaptı; yine sonsuz hikmetler için tegayyürata, tahavvülâta, inkılâblara mahal olmasını irade etti; ve yine sonsuz gayeler için hayır ile şerri, nef’ ile zararı, hüsün ile kubhu, hülâsa iyilikle kötülüğü karışık bir şekilde Cennet ve Cehennem’e tohum olmak üzere kâinatın şu mezraasına serpti. Evet madem ki bu âlem, nev’-i beşerin imtihan meydanıdır ve müsabaka yeridir; iyilikle kötülüğün birbirinden tefrik edilemiyecek derecede muhtelit ve karışık olmaları lâzımdır ki, insanların dereceleri tezahür etsin. İmtihan ve tecrübe zamanları bittikten sonra, kötü insanlar:

وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ

‘Ey mücrimler! Bir tarafa çekiliniz’ diye olan tüy ürpertici, sâıka-vâri, şiddetli emr-i İlâhîye maruz kalacakları gibi; iyi insanlar da

فَادْخُلوُهَا خَالِدِينَ

‘Daimî kalmak üzere Cennet’e giriniz.’ diye olan Cenâb-ı Hakk’ın mün’imane, şefikane, lütufkârane emirlerine mazhar olacaklardır. İnsanlar bu iki kısma ayrıldıktan sonra, kâinat da tasfiye ameliyatına uğrayacak. Kötülüğü, şerri tevlid eden maddelerin bir tarafa çekilmesiyle Cehennem’in; iyiliği, hayrı, nef’i doğuran maddelerin de diğer tarafa çekilmesiyle Cennet’in techizatları ikmal edilecektir. ” (İİ, Kıyamet ve Ahiret, s.141. Ayrıca bk. S., Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksad, s.533)}